Taner Rumeli | FaceOff

Date:

Onun kimsenin bilmediği bir tarafı var… Yıllarını tiyatroya, sete ve aşka adamış bir isim, şimdi sahnenin ışıklarından çıkıp iç dünyasının kapılarını aralıyor. Ankara’dan İstanbul’a uzanan yolculuğunda kaygılarını, kırılma anlarını ve hiç duyulmayan hikâyelerini ilk kez bu kadar açık anlatıyor.

Ankara’dan İstanbul’daki setlere uzanan yolculuğunda hayatında en çok ne değişti?

Arkadaşlık ilişkilerine bakış açım değişti. Çevrem değişti. Ankara’da arkadaşlık çok daha hayatın önünde, orta noktasında giden bir şey. İnsanlar arkadaşı için yaşar. Ankara’da, İstanbul’da biraz arkadaşlık bana biraz iş arkadaşlığı gibi geliyor. Yani işin varsa arkadaşsın ama işin bittikten sonra o birazcık o mesafeler yani hayatta kalmak çok zor tabii İstanbul’da ona bağlıyorum ama gerçekten ilk yani ilk aklıma gelen bu oldu. Arkadaşlığa bakış açım değişti.

Tiyatroyla ilişkin nasıl başladı? Sana neler kazandırdı bu yolculuk?

Tiyatroyla ilişkim lisede başladı ve gerçekten benim kendimi bulmamı sağladı. Hâlâ düşünüyorum, yine gelsem hani oluyor öyle bir şey, yine gelsem hayata yine aynı şeyi yapmak isterim. Aynı yoldan gitmek isterim. Çok memnunum geldiğim yoldan açıkçası. Tiyatro zaten çok iyileştirici, dönüştürücü. Herkese fayda sağlayacak bir şey; yapana da, sahne üstündekine de, izleyene de. Yani herkes için iyileştirici bir şeydir tiyatro. Dolayısıyla herkese tavsiye ediyorum. Eee, amatör yapın. Yapamazsanız seyirci olarak gidin, tiyatrodan sebeplenin. Çünkü çok iyi gelir tiyatro insana.

Çok fazla set gören bir insansınız. İlk kez kamera önüne geçtiğin o andan bugüne en çok hangi halini korudun?

İşimi çok seviyorum ve çok eğlenerek yapıyorum. En çok bu işimi eğlenerek yapıyor olma halimi korudum diyebilirim ama yani ilk kamera önüne geçtiğim anı bir an hatırladım da gerçekten yani mezun olmuştum. Bizim Evin Halleri dizisinde böyle dev bir kadro var, Ankara’nın dev oyuncuları, böyle hepsi şey gibi böyle bizim yıllardır nasıl söyleyeyim, alkışladığımız, izlediğimiz koca koca ustalar… Onların arasında ne elimi nereye koyacağımı biliyorum, ne sesimi kontrol edebiliyorum. Sürekli gelip bana anlatıyorlardı: “Bak öyle yapma, biraz daha şöyle…” Bir kolumu açıyorum, elim kolum da uzun zaten, bir yere çarpıyorum, bir şey oluyor falan. Çok zorlanmıştım gerçekten. Böyle konuşmayı unuttum diyebilirim neredeyse. Her şeye baştan başladık o gün.

Ankara’daki tiyatro sahnesiyle İstanbul’daki tiyatro sahneleri farklı mı?

Yok. Aslında şöyle; Ankara’daki tiyatro seyircisiyle İstanbul’daki tiyatro seyircisi farklıydı eskiden. Hatta bu ustalar hep şöyle söylerler, hep izlediğimizde eski belgesellerde falan, İstanbul ya da fark etmez, Türkiye’nin neresinde olursa olsun eğer bir tiyatro oyunu Ankara’da beğeniliyorsa olmuştur. Eskiden Ankara bir kıstasmış. Ben bu işe başladığımda da hâlâ bu geçerliydi. Bu kıstas, yani “Ankara seyircisi beğendi, tamam, oyun oldu” gibi. Ama tabii Ankara çok küçük ama kültüre çok hızlı ulaştığın ve hani çok da fazla yapacak bir şey olmadığı için, bir boğazımız olmadığı için, gidip bakacak “Hani bugün ne yapayım, bari tiyatroya gideyim” gibi bir kültür vardır Ankara’da. Vardır, memurlar, devlet memurlarına hani bir şey vardır, daha ucuz bilet falan gibi. Çoluk çocuk insanlar toplanır toplanır tiyatroya giderler. Bu da keyifli bir şeydir. Öyle olunca da neredeyse Ankara’da yaşayıp büyüyorsan ve bir memur çocuğuysan ortalama tiyatro izleyerek büyüyorsun. Bu senin hayatının bir parçası. O zaman da gözün gelişiyor, fikrin gelişiyor tabii ki. O yüzden de hani İstanbul’dan gelen oyunlar ya da Türkiye’nin neresinden gelirse gelsin Ankara’da bir sınav veriyor. Çünkü daha işi bilen bir seyirciye oynuyor aslında. Tabii bu artık eskisi gibi mi bilmiyorum. Ben hani uzun yıllardır Ankara’da sahneye çıkmadım maalesef. Eee, ama temel farklar bunlardı şu anda. Ama genel olarak tabii tiyatro çok yükseldi. İyi bir şey bu. Her yerde hani Ankara’da tekrar tiyatrolar açılmaya başladı, tiyatro seyircisi artıyor. Belki de yeni bir kültür, tekrar yeni bir jenerasyon, böyle tiyatro bilen bir jenerasyon oluşur.

Kamera karşısında sence kaygı mı büyür, ego mu?

Kaygı her türlü büyür. İzlenme başladığı anda kaygı başlar. İnsanın psikolojisi böyledir. Kim izlendiğini fark etse o andan itibaren küçük de olsa bir kaygı geliştirmeye başlar. Orada senin artık egoyla kurduğun ilişki, o kaygıyı nasıl yönettiğini belirliyor aslında. O kaygıyı yönetirken yani zihnini daha parlak, berrak tutarsan daha sakin olursun. Ama eğer hani egon buna müsaade etmezse, o kaygıyı yönetirken tırnak içerisinde “rezil oldum, oluyorum, olursam, ya olursam” gibi bir böyle bir patinajın içerisine girersek, oradan da ego seni aşağı çekmeye başlarsa kesin pişman olacağın şeylerle karşılaşırsın gibi düşünüyorum.

Sen hiç bu kaygıyı yaşadın mı? Set kaygısıyla nasıl başa çıkıyorsun?

Çalışarak, bunun üzerine sürekli düşünerek tabii ki. Tabii ki nefes alarak… Hani özünde ama bizim zaten yani bizim eğitimlerimiz de, yani oyunculuk eğitiminin temelinde de duygu yönetimi vardır, olmalıdır. Yani duyguyu anlamak, keşfetmek, bulmak, yönetmek oyuncunun biraz işi bu zaten. Dolayısıyla o eğitimlere sadık kalırsan, hani o ana fikre sadık kalırsan ve aslında bütün olan biten her şeyin özünde bir oyun olduğunu… Biz oyuncuyuz, işimiz bu. Oyun yapıp oyun satıyoruz aslında en basit haliyle. Dolayısıyla bunun oyun olduğunu hatırladığın yerde hem rahatlıyorsun hem oynamanın eğlencesine geçiyorsun hem de o kaygıyla işte bir mücadele haline giriyorsun. Ama kaygı besler. Yönetebilirsen besler. Tetikte tutar seni, diri tutar. İyi olur yani. Böyle hani kaygısız, heyecansız yapsak bu işi, nasıl söyleyeyim ya, mümkün değil aslında. Yani kimse bunu kaygısız, heyecansız “Bu işi yapıyorum, yaptım ve mutluyum” diyemez. Ya çok ya da heyecanlanıyordur işini seviyorsan.

Tiyatro mu, sinema mı seni asıl Taner yapıyor?

Kafamın içinde, hayalimde tiyatro; kariyerimde dizi, ama tabii ki sinema benim içimde nasıl söyleyeyim? En doğru ifadeyle bir ukte. Çünkü ben 21 yaşından beri profesyonelim ama şöyle “Heh, şu” diyebileceğim bir sinema denk gelmedi, sinema filminde oynayamadım açıkçası. Mesela çok isterdim, 21 yaşlarımda bir sinema filminde oynamış, o yeni mezun haliyle oluyor ya, umut vadiden genç oyuncu, o karşılaştırmayı yapmayı çok isterdim. Çünkü dizi biraz yazılan yazıdır. Bulamıyoruz bile eski oynadığımız dizileri. Hani geri dönüp baktığında arşivlerde bulmak artık gidip kanaldan istemem gerekiyor falan bazılarını. İnternette bile yok çoğu. Bir de çok fazla dizi var, çok fazla orada onu bulmak çok zor. Ama sinema çok kalıcı bir şey tabii. Tarihi eser sinema. O anlamda sinema biraz uhtedir. Umarım 40 yaşından sonra da o işi kapatırız. O açığı, 60 yaşına dönüp 40 yaşımı izlerim.

Rol aldığın karakterlerden seni en çok değiştiren, kimliğine entegre ettiğin hangisi oldu?

Değiştiren değil de ya hepsi sonuçta benim bir parçam oluyor. Tabii ki içimizden bir yerden buluyoruz ve doğal bir performans yakalamak için de kendi içini kurcalayıp oradan işte malzemeler buluyorsun ve birleştiriyorsun. Devrim Yakut benim oyunculuk hocamdı. O derdi ki: “Çocuklar, bakın, oyuncu çekmecelerle dolu bir gardırop gibidir. İyi oyuncu da ihtiyacı olduğunda hangi çekmecede ne olduğunu bilendir ve onu ihtiyacı olduğu zamanda, ihtiyacı olduğu yerden alıp kullanıp işi bittiğinde geri oraya koyup kapatabilendir aynı zamanda. Çünkü o onu geri yerine koymazsan da, koyup kapatmazsan da, açık bırakırsan o çekmeceleri sonra sıkıntı yaşarsın.” Bu bir disiplin. Dolayısıyla hani roller beni değiştirdi tam olarak diyemem ama tabii ki şöyle şeyler oluyor. Mesela öyle bir rol oynuyorsun ki diyelim ki ben yıllar önce İnadına Aşk diye bir dizide oynamıştım. Karadeniz işi, gittik yaylalara. O yaylaları gördün, o kültürü görüyorsun, gidip orada yaşıyorsun. Yani bu meslek sayesinde hayatta göremeyeceğim bir sürü yer gördüm, ne bileyim bulunamayacağım bir sürü ortamda bulundum. O ortamları deneyimledim. Bu her seferinde hoş bir şey gerçekten. Helikopter sürdüm hesapta mesela, bindik helikoptere uçtuk ve düşürdüm ben onu falan. Bunların her biri gerçekten normal gündelik hayatta karşılaşamayacağın özel deneyimler. Bu mesleğin de böyle en keyifli taraflarından biri.

Setlerin dışına çıkarsak gündelik hayatında kendi kişisel korkularını nasıl yönetirsin?

Yönetebiliyor muyum bilmiyorum. Çok fazla korku var ya bugünlerde, değil mi? Biraz yani fazla kaygılıyız sanki. Sadece biz yani bu ülke falan gibi değil. Bence dünyada bir kaygı hali var. Kaygı bozukluğu hali de var bence insanlarda. Dolayısıyla bugünlerde bu soruya cevap verirken hani yönetebiliyor muyum emin olamıyorum. Biraz böyle akıştayız sanki. Akışa bırakmayı sürekli kendime hatırlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla akışa bırakmak durumundayız. Düşünmemek de zor. Çok böyle kendi içinde çelişkili durumlar. Bunun gibi çok fazla mesele var bence bugün. Bütün dünyanın hayatında belki sosyal medyada bizi sürekli bunları hatırlatarak aslında öyle bir şeyi tetikliyor. Bir kaygı bozukluğunu tetikliyor da olabilir. Çünkü uzaklaşamıyoruz. Bir bırakıp şöyle denize bakamıyoruz. Gidiyoruz atıyorum dünyanın en güzel manzarasına, yine orada yukarı doğru reels kaydırmaca ya da bir şeyler, işte onlardan kurtulamıyoruz. Belki de o yüzden o kaygıdan da pek uzaklaşamıyor da olabiliriz. Dolayısıyla bugünlerde ben de çok yönetebildiğimi düşünmüyorum. Ama tabii ki işte genel o nefes almak benim için çok önemlidir. Nefes almak, sakinleşmek, işin neşesini, eğlencesini, işin içerisinde eğlenceli bir şey varsa onu aramaya çalışmak, bunlara bakmak beni rahatlatıyor.

Kariyerinde bulunduğun noktadan memnun musun?

Memnun… Yani aslında hem memnunum hem değilim. Çünkü çok ben çok idealisttim. Çok idealist bir çocuktum. Hâlâ da öyleyim aslında, şimdi daha idealistim daha doğru ifadeyle. Eskiden biraz hayalperestmişim ama eee birazcık böyle ya yüksek hedefleri olan biriyim ben. Yüksek hayalleri olan biriyim, yüksek hedefleri olan biriyim. Hâlâ da geri durmuş değilim bunlardan. O yüzden o hayallere, o hedeflere belki beklediğimden bir 20 yıl ertelemeli ulaşacağıma ama bir gün ulaşacağıma inanıyorum. O zaman ancak kariyerimden memnunum diyeceğim ama akıştan memnunum.

Sence Türkiye’de jönlük mertebesi nasıl alınıyor? Mesela kendini jön olarak görüyor musun? Jön olmak ister miydin?

Benim yıllar önce böyle daha ben Ankara’dayken öğrenciyken menajerim vardı. Sonra işte beni hep İstanbul’a getirmeye çalışıyordu. Ben de ısrarla “Ankara’da kalacağım, ben Ankara’da tiyatro yapacağım” falan diyordum, gelmiyordum. Ama o böyle “Gel bir tanış, git yapımcılarla en azından” falan diyordu. “Olur, diyordum, tanışırız ne olacak?” Bana hep şey diyorlardı işte “Sen jönsün” diyordu yapımcılar ya da bu İstanbul’daki işte bu ne diyeyim sektördeki insanlar. Ben çok sinirleniyordum. “Ne demek istiyorsunuz? Ben oyuncuyum, her şeyi oynarım. İstersem çirkinleşirim, istersem güzelleşirim” falan diye. Yıllarca bunu kabul etmedim ya da bunun böyle kategorize edilmekten hoşlanmadım. Ama sonra yıllar sonra şuna karar verdim: Bu benim de karar verebileceğim bir şey değil ki. Sonuçta buna seyirci karar veriyor. Aslında ne demek istiyorum? Mesela ben kendimi yakışıklı bulmaya 35 yaşında falan başladım, ikna oldum yakışıklı olduğuma ama şöyle ikna oldum gerçekten. Yani hani insanın kendini beğenmesi, beğenmemesi o ayna karşısında çok şey bir şey ya, kendinle baş başa kaldığın bir yerde ben yıllarca hep böyle işte ergenliğimdeki o zayıf, uzun boylu, gözlüklü, neşeli, çok gülen falan o çocuk var benim aynada hep karşımda. Ama insanlar bana diyor ki: “Olur mu sen yakışıklısın, yakışıklısın.” Yani ne yakışıklısı, ne yakışıklılar var. Sonra dedim ki ya Taner, sen niye kendinle ilgili böyle şeyler söylüyorsun ve insanlara “Ya ben yakışıklı değilim” gibi… O da sanki böyle bir egosantrik bir problem gibi gelmeye başladı bana. “Narsist misin ya sen falan?” Öyleyse öyle. Ne yani, biz sonuçta seyirci karar veriyor bizim tam olarak ne olduğumuza. Yakışıklı diyorlarsa yakışıklıyız, jön diyorlarsa jönüz, ne diyorlarsa oyuz yani.

Aşk senin hayatında neleri ifade ediyor?

Aşk hep benim hayatımın tam ortasında durdu. Ben mesleğime de aşık oluyorum çünkü, yani aşığım diyebilirim. Hep de böyle enteresandır, benim çocukluğumdan beri hep bir sevgilim vardır her zaman yani.O anlamda hep uzun ilişkilerim oldu falan. Dolayısıyla çok yani aşk kavramını da çok severim. Her türlü anlamda aşk kavramını çok severim. Yaşarım da yani, çok, insana bence nasıl söyleyeyim, o da diri tutan… O da hayatta diri tutan bir şey, hayatta böyle bir mana veriyor sana aşk, her türlüsü.

Aşk için neleri göze alırsın?

Ferhan Şensoy’un bir şarkısı, oyun müziğinde bir sözler vardı: “Aşk için ne yapılmaz, ne yapsan yanlış olmaz, bir kafaya takarsan aşk yaşanmadan olmaz” diye bir oyunda söylemiştik, o geldi aklıma. Hakikaten kafaya takarsan aşk insana her şeyi yaptırır herhalde. Öyle düşünüyorum.

İçeriği Paylaş:

Abone Ol

spot_imgspot_img

Popüler

Bunun gibi daha fazlası
Benzer

Vahide Perçin’in Tiyatro Sahnelerinden Ekranlara Uzanan Kariyer Yolculuğu

13 Haziran 1965’te İzmir’de dünyaya gelen Vahide Perçin, oyunculuk kariyerine Ankara Sanat Tiyatrosu ve Devlet Tiyatroları’nda adım attı. Televizyon dünyasına 2003 yapımı Bir İstanbul Masalı dizisiyle geçen usta oyuncu, kısa sürede geniş kitlelerin beğenisini kazandı.

Bergüzar Korel ve Kenan İmirzalıoğlu’ndan ‘A.B.İ.’ Dizisi Kareleri

A.B.İ. dizisinin ikinci sezonundaki Bergüzar Korel ile Kenan İmirzalıoğlu'ndan ilk kareler paylaşıldı.

‘GQ Türkiye MOTY 2026’ İçin Geri Sayım: Dünyaca Ünlü İtalyan Yönetmen Chiara Tilesi İstanbul’da 

GQ Türkiye’nin her yıl büyük ses getiren ve gelenekselleşen "Men of the Year" (MOTY) 2026 töreni için hazırlıklar başladı. Dünyaca ünlü İtalyan yönetmen Chiara Tilesi, MOTY 2026 çekim detaylarını planlamak ve görsel dili şekillendirmek üzere Ağustos ayında İstanbul’a geldi.  

Boran Kuzum ‘Yağmurlar’ Klibiyle İlk Kez Yönetmen Koltuğunda

Başarılı oyuncu Boran Kuzum, şarkıcı Tuğçe Şenoğul'un Atlas albümünde yer alan "Yağmurlar" şarkısının klibiyle ilk kez yönetmen koltuğuna oturdu.