The Istanbul Spotlight Faceoff’ta Serkan Çayoğlu bizimle…
Ailesini ve arkadaşlarını geride bırakıp Türkiye’de yeniden başlamasından, kendi kuşağının en çok konuşulan oyuncularından biri haline gelmesine kadar hayatındaki dönüm noktalarını tüm samimiyetiyle paylaşıyor. Disiplini, kontrol mücadelesini, evde huzur bulmayı ve Fatih Sultan Mehmet’i canlandırırken yaşadığı zorlukları anlatıyor. Yeni filmi Evet, Hayır, Belki vizyona girmişken, kültür, aşk ve kariyeri dengelemenin gerçekte ne anlama geldiğini açıklıyor.
Almanya’da ekonomi eğitimi alıp modellikten oyunculuğa geçtin. Oyunculuk hayalin miydi yoksa senin için sürpriz bir kariyer mi oldu?
Yok. Benim için tam anlamıyla bir sürprizdi. Oyunculuk benim aklımda aslında yoktu. Ekonomiyi severek okuduğum için o alanda hep bir şeyler yapmak istedim ama şunu söyleyebilirim. Ben daha böyle enerjisi yüksek, adrenalin dolu, yorulduğum şeyler beni cezbediyordu. Dolayısıyla bir şey için yorulmak aslında onun için emek vermek anlamına geliyor benim için. Ve şimdi de hem mesleğim sağ olsun hem sektör sağ olsun, enerji dolu, işte adrenalin ihtiyacımı da karşıladığım bir alandayım. Mutluyum. İyi ki de böyle olmuş yani.
Şu sıralar sana en iyi gelen yer neresi? Kendini nerede resetlersin?
Benim için her zaman en iyi gelen yer benim evim. Uzun bir seyahate de çıksam, atıyorum çok güzel bir tatile de çıksam dönüp dolaşıp eve geleceğim zaman mutlu olurum. Çünkü ev benim için izole olabileceğim bir alandır. Kurallarını kendimizin koyduğu bir alandır. Ve mesela çok yorucu bir set gününden sonra işte eve geldiğimde ne biyi videolar izlerim. Girerim YouTube’a önüme düşen videolara bakarım. Bu sporla alakalı olabilir, sanatla, günümüzle veya tarihle her şey olabilir. O beni resetliyor ya da evde hayatıma dair ne yapıyorsam aslında o beni böyle bir tekrar frekansımı aslında normalleştiriyor diyebilirim. Bu Özge’yle film izlemek olabilir, evi temizliyor olmak olabilir, yemek yapmak, işte çim biçmek her şey.
Ev işlerinde yardımcı mısındır?
Seviyorum. Evet.
Hayatında benim kırılma anım şuydu dediğim bir nokta var mı?
Bence hayatta birçok kırılma anı yaşıyoruz zaten. Bilinçli yani farkında olmadan yaşıyoruz. İstediğimiz şekilde değil de hayat bizi her zaman başka yollara sokuyor. Ama benim hayatımdaki en büyük kırılma anı bence Türkiye’de yaşamaya karar verdiğim andır. Artık burada kalmaya karar verdiğim andır.
Nasıl karar verdin?
Birazcık burada istediğim şeyleri elde etmeye başladım. Buraya adapte olduğumu görmeye başladım. Ve benim için kırılma anı şeydi. O zamana kadarki eğitimi bir kenarda bıraktım. Ailemi, arkadaşlarımı aslında Almanya’da geride bıraktım. Burada da evet akrabalarım falan var ama öyle aman aman bir çevrem yoktu. Dolayısıyla aslında Türkiye’de artık ben buradayım demek benim için yepyeni bir sayfa açmaktı.
Kendinle baş başa kaldığında en çok hangi konuda içinde kendinle kavga edersin?
Sanırım Serkan’ın kontrolcü tarafıyla. Kontrol etmeyi seviyorum genel olarak. Bilmiyorum belki karakterimle alakalı, belki Alman disiplinimle alakalıdır, Alman ekolünden gelen bir şeydir. Genel olarak en küçük detayın böyle tıkırında aslında olması gerektiği gibi yürümesini isterim, orayı kontrol etmek isterim ve bazen küçük detayları bir sorun haline getirip onların içinde kendimi boğuşarak yani savaştığımı görüyorum. Aslında şeyin de çok farkındayım, aslında bıraksan birçok şey kendi kendine çözülüyor ama ben gene de o kontrolü elimde tutmak, nereye varacağını en azından bilmek sanki o beni daha rahatlatıyor ama aynı zamanda işte her küçük detayla savaştığın için de bu çok yorucu hale gelebiliyor.
Bugün hala içinde taşıdığın, zamanı geldiğinde gerçekleşmesini istediğin bir hayalin var mı?
Benim hayatım bu zamana kadar hep zaten kendime küçük hayaller, büyük hayaller koya koya ilerledim. Hedefler, hayaller ama sanırım en büyük hayalim belli bir noktaya geldikten sonra şöyle geri dönüp baktığımda o kendime koyduğum hedefleri ve hayallerimi gerçekleştirmiş bir adam olarak orada durmak isterim. Veya mesela gerçekleştiremediğim hayallerle de barışık olmanın huzuru içinde yaşamayı dilerim. En büyük hayalim gün geldiğinde o kendimle barışık huzurlu adam olabilmek.
Peki şu ana kadar oynadığınız rollerden en çok hangisiyle özdeşleştin?
Biz aslında bütün oynadığımız karakterlerden bir şeyler kapıyoruz, öğreniyoruz. Ben onlara ne veriyorsam aslında oynadığım karakterlerden de aslında bir şey alıyorum. Bu karşılıklı bir öğretici bir süreç oluyor. Bir alışveriş ilişkisi, belki de menfaat ilişkisi. Örneğin mesela Halka’da oynadığım Cihangir karakteriyle veya Börü’de oynadığım Kaya karakteriyle aslında kendi karanlık taraflarımı da daha iyi tanımaya başladım ve bunlarla daha bilinçli bir şekilde yaşamayı öğrendim, deli taraflarıyla. Mesela Cihangir’in o deli tarafı bana çok öğretici bir şey oldu. Karakterler aslında bizden çok farklı olsa da her zaman belli bir noktada böyle bir kesişme anı oluyor. Orada aslında o karakterle özdeşleştiriyorsun kendini.
Fatih Sultan Mehmet gibi tarihi bir karakteri canlandırmak sana nasıl bir sorumluluk duygusu yükledi? Stres yarattı mı sende öncesinde hazırlık?
Tabii ki tabii ki de. İlk günden aslında o sorumluluk yüklendi ve bence sonuna kadar bitmeyecek o. Ama bunu iyi tarafından görmeye çalışıyorum. Çünkü bu beni her zaman daha iyisini yapmaya itekliyor. Başta çok iyi hatırlıyorum çok ürkütücü bir süreçti ama aynı zamanda aslında büyük bir meydan okumaydı. Çünkü Fatih herkes tarafından sevilen, tarihimizin en büyük figürlerinden biri ve 21 yaşında dünyadaki fethedilmesi en zor şehirlerden birini fethediyor. Ama oraya gelene kadar aslında beni işte ilgilendiren konu oraya gelene kadarki süreç; yani duyguları, inancı, inatçılığı, neler yaşadığı, korkuları mesela.
Tek başıyla kendine kaldığında 21 yaşındasın ve bunları neler hissettin? Bunu hepimiz tek başımıza kendimizle kaldığımızda bu duyguları yoğun bir şekilde yaşarız ya, ben onları hayal etmeye çalıştım. Çünkü insanlar genel olarak hepimiz Fatih’i tarih kitaplarından eylemleriyle biliyoruz. Ama Fatih’in nasıl bir insan olduğunu bilmiyoruz. Ve burası benim için aslında en böyle oynarken de eğlendiğim alan oluyor, severek oynadığım alan oluyor. Çünkü herkesin aklında bir Fatih vizyonu, bir Fatih portresi var. Ama ben onlara, ben seyirciye benim vizyonumdaki, benim hayal ettiğim Fatih’i sunuyorum. Ve aslında en büyük sorumluluk da burada oluyor.
Sosyal medyada 4 milyondan fazla takipçin var. Takipçilerinle aran nasıl? Bu ilişkiyi nasıl yürütüyorsun?
İyi. Çok iyi.
Etkileniyor musun pek eleştirilerden?
Yok o kadar etkilenmemeye çalışıyorum. Daha doğrusu o kadar da etkilenmiyorum açıkçası. Çünkü ben sosyal medyayı genel olarak da zaten böyle bir daha anılarımı paylaşma platformu olarak kullanıyorum. Beni takip edenler de bilir mesela daha seyahat işte yazın mesela daha aktifleşirim yani seyahat ederken vesaire daha çok paylaşım yaparım ama kendimi çok yönlendirmem. Çünkü benim kariyerim için bence sosyal medya belirleyici bir unsur değil, daha çok destekleyici bir unsur. O yüzden evet sosyal medyada aktifim, geziniyorum ama oradan etkilenmiyorum.
Hayatta asla yapamam dediğin bir şey var mı? Bu bir rol de olabilir, asla oynamam dediğin bir karakter de olabilir.
Yok yani bunu eskiden olsa belki söylerdim ama artık şunu keşfettim ben kendim içinde. Benim hayatımda asla başlayan cümleler yok. Bitti o dönem. Bitti.
Nasıl bitirdin bunu? Ya da bu aydınlanmayı nasıl yaşadın?
Çünkü asla dediğin her şeyi mutlaka yapıyorsun. Hiçbirimiz çünkü o siyah veya beyaz değiliz, hepimiz o gri alanlarda dolaşıyoruz. O yüzden bunu keşfettiğimde asla başlayan cümlelerin aslında anlamsız olduğunu gördüm. O yüzden genel olarak da asla diye bir cümle kurmuyorum. Asla.
Mesleki anlamda sana ilham veren, bu benim idolüm diyebileceğin biri var mı?
Çocukluğumdan beri aslında Leonardo DiCaprio’yu severim, takip ederim ama tabii bu mesleğe başladığımdan beri farklı bir bakış açım oldu. Çok erken yaşta bu sektöre girmiş, oyunculuğa başlamış ve adamın falsosu yok baktığında. Mesela iş seçimi inanılmaz, oynadığı karakterler inanılmaz. Şurada da kötü oynamış dediğin hiçbir şey görmeyelim. Hakikaten oynadığı bütün işlerde o karakteri yakalıyor ve hepsinde çok iyi. O yüzden kariyer anlamında bence örnek alabileceğim bir kişi.
Şu an oyunculuk sektörüne sıfırdan yeni başlamış gençlere neler tavsiye edersin? Zorlukları onlara nasıl anlatırsın?
Kendini mental olarak da, fiziksel olarak da çok iyi hazırlaması gerektiğini söylerdim. Çünkü zor bir sektörde aslında var oluyoruz ve şartlar dışarıdan göründüğü gibi hiçbir zaman kolay değildir bizim sektörde. Zaman zaman büyük hayal kırıklıkları yaşayacağını söylerdim ama o bu hayal kırıklıklarıyla da barışmayı bilmesi gerekir ya da daha doğrusu savaşmayı aslında bilmesi gerekir. Öyle aslında sadece mesafe katılabilir ya da bu sektörün içinde var olabilir çünkü. Ama en nihayetinde bence güzel bitirirdim, motive edici bitirirdim. Çünkü ben de bir yola girdiğimde büyük hayallerimin olduğu bir yolsa o motivasyon kırıcı konuşmalar yapan insanlardan hoşlanmam. Onları görmezden gelirim veya hatta onlara karşı böyle bir hırs yaparım. Dolayısıyla mesleğini gerçekten çok seviyorsa çok da güzel bir meslek bu. Çok da güzel bir alan ve sektörümüzde çok güneşli günler de var yani.
Sette tanıştığın Özge Gürel ile şu an bir hayat paylaşıyorsun. Onu sette ilk gördüğün anı hatırlıyor musun?
İlk gördüğüm an set değildi aslında. Okuma provasında görmüştüm ve ben ilk andan çok güzel, pozitif bir enerji aldım, flörtöz anlamda değil tabii ki ilk görüşümde ama ilgi çekici geldi. Çok çok güzel bir aurası vardı ama zaman geçtikçe aslında onun bana karşı böyle hissetmediğini öğrenmiştim. Ben ona karşı daha pozitiftim. Zaman içinde böyle bir şeye evrildi.
Sence aynı kariyere sahip biriyle evli olmanın artıları ve eksileri neler?
Bence eksileri yok. Eksilerine şu ana kadar hiç rastlamadım. Hep artıları var aslında. Çünkü bir işe başlarken veya bir proje geldiğinde genel olarak ben daha bir şey söylemeden aslında ne hissettiğimi biliyor. Benim için de aslında aynı şey geçerli. Özge de bir işe başladığında ben onu çok iyi anlayabiliyorum. Dolayısıyla karşında seni çok iyi anlayabilen biri olduğu için sen daha hiçbir şey demeden arkasındaki desteği hissediyorsun.
İkinizin de set dönemlerinin çakıştığı, yoğun olduğu dönemlerde ev işlerini nasıl paylaşıyorsunuz?
Bu kendiliğinden otomatik oluyor. Çünkü ikimiz de evimizi sevdiğimiz için ev işlerini…
Kim mutfakta daha güçlü?
Şimdi elbette Özge daha güçlü. Şimdi ben desem burada kriz çıkar. Yok şaka yapıyorum. Özge elbette daha güçlü. Hakikaten çok güzel yemek yapıyor. Ama ben de her zaman yardım etmeyi severim çünkü mutfak benim de sevdiğim bir alan. Belki bazen kurallarımın geçmediği bir alan ama ev işlerini biz hep paylaşırız. Yani böyle bir şey çıkmaz. O çalışıyorsa ben yaparım, ben çalışıyorsam o yapar. Karşılıklı bir şekilde.
Bugünlerde çok konuşulan projen, Türkiye Almanya arası bir yolculuk nasıl geçti?
Güzel bir projeydi bence. Birazcık şeyi anlattık aslında; Türk Alman kültür çatışmasını çok derinliklerine inmeden daha yüzeysel bir yerden anlattık ama aynı zamanda çok güzel sahneler çektik Türkiye’de. Bu özellikle mesela Almanlar için daha böyle çekici bir şey olacak, proje olacak. Çünkü daha Türkiye, Türk kültürünü aslında tanıttık. Artık daha hakimler bize de, bizim kültürümüze de ama gene de böyle ince detaylar, minik detaylar vardır aslında, onları da anlatıyoruz bu filmde.




