Oyuncu Seda Türkmen ile sahnede büyük ses getiren Kutsal oyunu üzerine kapsamlı ve duygusal bir röportaj gerçekleştiriyoruz.
Anneliğin kutsallığı üzerine kurulu beklentiler gerçek hayatta kadınlar üzerinde nasıl bir yük oluşturuyor?
Çok yük oluşturuyor. Yani bunun tabii ki bizdeki karşılığı daha farklı. Her yerde böyle olmayabilir diyeceğim ama özellikle bu sosyolojide anneliğe çok fazla şey yükleniyor. Annelere. Anneler dediğimiz kim? Kadınlar. Yani kadınlar zaten bütün bu kimlik kargaşasının içerisinde oldukça baskılanıyorlar ve bence tam olarak buhran burada başlıyor. Kadın önce insan, sonra kadın olduğunu unutup birtakım işte kadına şeyler yükleniyor. Annelik, karılık, evlatlık zaten falan gibi. Ve bu Kutsal’da da aslında biraz bunun yansımasını görüyoruz.
Nina karakterinde, Nina da bütün bu kimliklerin arasında kendi varoluşunu hatırlamaya çalışan bir karakter. Şunu söylüyor toplum; diyor ki: “Anne olursanız her şey kolaylaşacak. Çünkü cenneti sizin ayaklarınızın altına sereceğiz.” diyor. Ve sonra da bize kapkara, karanlık, korkunç bir dünyanın içerisinde muhteşem bir anne olmamızı öğütlüyor ve bu konuda bizi sürekli yargılıyor. Henüz anne olmadığım için böyle şeyleri konuşmayı, böyle şeyler de fikrim vardı ama çok fazla konuşmazdım. Ama artık bunun bir simülasyonunu yaşadım diyebilirim.
Bu oyundan sonra bu konuda daha çok konuşmam gerektiğini, artık sorumlu hissediyorum bu konuda kendimi. Bence artık biraz daha kadınların da farkındalık kazanmasıyla bu zamanda bu konu hakkında da daha çok konuşabilmeli diye düşünüyorum. Kadınlar kadınları sadece annelik üzerinden, yani bir kadın anne olunca kendini gerçekleştirecek gibi korkunç bir söylemin içerisinde var olmaya çalışıyorduk neredeyse. Çünkü bütün herkes “Ne zaman anne olacaksın?” gibi bizi öyle büyüttü. Artık bu biraz daha yıkılacak galiba.
Oyundaki telefon sahnesi Nina’nın hayatında büyük bir dönüm noktası. Bu anı canlandırırken karakterin duygusal kırılmasını nasıl yansıtıyorsunuz?
Oynayarak falan. Aslında çocuğuna duyduğu o müthiş tarifsiz sevgi beraberinde tabii ki de büyük bir kaybetme korkusu getiriyor. Çünkü öyledir. Birini çok seviyorsanız onu kaybetmekten korkarsınız. Bu sadece çocuğunuz olmayabilir. Aileniz olabilir, hayvanınız olabilir. Bir ağaç bile olabilir. Bu yüzden de onu kaybetmemek için elinizden geleni yaparsınız. Ama o ihtimal sizi her zaman tetikte tutar. O telefonu zaten Nina bekliyor. Bunu hepimizin annesi bekliyor. Yani ister kadın ister erkek olalım. Hepimizin annesi bize ulaşamadığı anda üçüncü, dördüncü kez arıyor. Çünkü galiba annelik böyle bir şey. Anne olunca daha iyi anlayacağım ama bunu evlatlık üzerinden de okuyabiliyorum. O telefon gelmediği her gün çok huzurlu bir şekilde geçiyor hepimizin hayatı.
Oyunda bir durumu değiştirme şansınız olsa hangi durumu nasıl yeniden yaparsınız?
Bu oyunun özelinde bütün durumların olması gerektiği gibi olduğuna inanıyorum. Çünkü şöyle; bütün olumsuz, negatif, yani Nina’nın kendi annesiyle olan hikayesinde yaşadığı şeyi belki değiştirmek isterdim ama şöyle; bunu gerçek hayatta değiştirmek isterdim. Bunu hepimize söylemek isterdim. Annemizle olan ilişkimizde daha erken ayılmalıyız. Şu anlamda; kopuş, o kaygılı bağ, o işte hala sanki onun rahmindeymiş gibi ona sıkı sıkı sarılmak, aile değerleri gibi şeylerden bahsetmiyorum. Aksine bunların daha sıkı korunması gerektiğini ama bunu sağlıklı bir şekilde ancak daha objektif baktığımızda yapabileceğimizi düşünüyorum.
Bu yüzden oradaki ilişkide de anne ve kız çocuğu olarak tuttuğumuzda o ilişkiyi, kendi annemizle olan çok daha farklı şeyler giriyor. Bu ilişkiyi iki kadın olarak okuyabilseydik eğer, yaşadığımız güne kadar iki kız çocuğu olarak okuyabilseydik aynı yerden, o zaman çok daha ortaklaşacaktık. Belki bunun farkındalığını biraz daha erken vermek isteyebilirdim.
İzleyicilerden aldığınız geri dönüşler sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Şöyle bir şey alıyoruz genelde. Yani Kutsal aslında seyirciye söylediği bir şey ne diye sorarsak; “Yalnız değilsiniz.” Böyle bir buhrandan çıktıktan sonra, özellikle dediğim gibi çocuğunuzun olmasına gerek yok. Yani bu sistemin içinde yaşayan bütün kadınlar olarak bunun altını çizebilirim. Bir sürü baskıya, bu eril toplumun içinde bir sürü baskıya maruz kalıyoruz. Görevlendiriliyoruz. Dolayısıyla seyirci yalnız olmadığını hissediyor. Şöyle aslında; depresyonun içinden çıkmanın yegane formülü kolektif bilinç. Kolektif olmak. Yalnız olmadığını bilmek. Seni o buhrana iten şey yine yalnızlık duygusu. Tek başınalık. “Ben sadece yapamıyorum, bunların hepsi sadece benim başıma geliyor” duygusu. Aslında biraz seyirci bu hisle çıkıyor. Yalnız olmadığı hissiyle çıkıyor. Yoksa diğerleri zaten bu baskı, bu hikaye hepimizin bildiği ve içinden geçtiği bir hikaye. Yeni bir şey söylemiyor.
Kutsal oyununun sizin için kişisel bir anlamı var mı? Bu projede yer almak oyunculuk kariyerinizde nasıl bir yere sahip?
Ben anne olmak isteyen bir kadınım. 38 yaşındayım ve bu zamana kadar hep çok istedim ama bir şekilde şartlar, hayat, hormonlar vesaire bunu zorlaştırdı. Bunun çok sınırında bir yerdeyken bu oyun bana geldi. Bunun bir sebebi olduğunu tabii ki düşünüyorum. Böyle bir metni oynamayı her kadın oyuncunun isteyeceğini de biliyorum. Bu şekilde denkleşmeler de bence şey oluyor; hayatın sana verdiği hediyeler oluyor. İnsanlar şey diyor: “Bu oyunu oynadıktan sonra artık anne olmak istemiyorsundur” diyorlar.
Ben daha çok istediğimi fark ettim. Çünkü her kadının bu süreçten geçtiğini bilmek, bununla buna direnmek değil; yani bu konuda dirençli olmak, daha güçlü olmak değil. Artık güçsüz olabileceğimi, hata yapabileceğimi, kendimi beceriksiz hissedebileceğimi bilmek ve işin daha güzel kısmı; tabii ki hep bunu konuştuğum için her kadının böyle zamanında hissettiğini ya da hala hissediyor olduğunu bilmek beni daha çok rahatlattı. O yüzden benim için tabii ki de Kutsal belki bir gün bitecek ama ben anne olmuş olacağım. O hayatım boyunca devam edecek, benimle birlikte gelecek. Bu yüzden önemli bir yerde kalacak.




