Bu özel Backstage Whispers bölümünde, Ekin Koç bizi Öldürdüğün Şeyler filminin katmanlı dünyasına davet ediyor.
”Öldürdüğün şeyler”, katman katman açılan, zihinsel yolculuk gerektiren bir film. İzleyicinin aktif olarak düşünmesini, parçaları birleştirmesini istiyor. Sen filmi ilk kez izleyecek birine yol haritası çizsen, nereye dikkat etmelerini önerirsin? Hangi detaylar bu içsel yolculuğu daha derin ve anlamlı hale getirir?
Ben açıkçası filmi iki kere izlemelerini öneririm. Benim ilki yani senaryoyu biliyor ve içinde oynamış olmama rağmen ilk izlediğimle ikinci izlediğim arasındaki deneyim bambaşkaydı. Yani bambaşka hislerle ayrıldım. Bambaşka şeyler dikkatimi çekti. İlkinde gözüme batan şeyler ikincisinde hoşuma gitti. Fark etmediğim bir sürü şey fark ettim. Kesinlikle çok katmanlı bir iş. “Şuna şuna şuna dikkat edin” demeyeceğim. Herkesin tecrübesi farklı bir film izlerken. Ama iki bence iyi bir sayı. Yani çok daha abartmaya gerek yok ama iki bence bu filmin iki kere izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu denli yoğun ve duygusal derinliğe sahip bir film setinde nasıl bir enerji hakimdi? Sette yaratılan atmosfer, karaktere girmene yardımcı oldu mu yoksa izole olmayı mı tercih ettin?
Sette zaten biz yine tabii ki bir kısmını Ankara’da çektik, bir kısmını da Niğde’de çektik ve zaten özellikle Niğde taraflarına inanılmaz bir yerde bir bahçe kurdu Ali Reza ve sanat ekibimiz. Ve çok izole bir yer; dağlarla çevrili bir yer. Ankara’da biraz daha tempolu olduğumuzu hatırlıyorum; biraz daha koşturmalı ama mekanlar değiştikçe, hikayenin farklı yerlerine girdikçe biz de sanki set içinde biraz onu takip ettik gibi geliyor bana.
Sence bu filmin ruhunu sette en iyi yansıtan kişi kimdi?
Tabii ki Ali Reza. Yani Ali Reza, biz çok gerçekten her türlü mücadeleyi verdik bu filmde. O yüzden Ali Reza gerçekten bir yönetmenden çok daha fazlasıydı sette; gerçek bir savaşçıydı. Ve tıpkı filmdeki gibi hiçbir şeyle, yaşadığı problemlerle, korkusuyla ya da neyse ne bekliyorsa yüzleşmekten sette de, set dışında da hiç kaçmıyor ve bunun üstüne gidiyor. Film de biraz bununla daha ilgili sonuçta. O yüzden onun da bir pratiğini sette görmek güzeldi tabii ki; senaryoyla da bir şekilde bağlantılı.
Ali ve Reza isimleri yan yana geldiğinde aslında yönetmenin adı ortaya çıkıyor: Alireza. Bu, onun filmi ne kadar kişisel bir yerden kurduğunu da gösteriyor. Böyle bir hikayeyi anlatan biriyle çalışmak nasıl bir deneyimdi?
Kesinlikle öyle. Ali Reza’yı oluşturuyor iki karakter. Yani bu tabii ki bilmiyorum; bir şey çok söylemeyi sevmiyorum bu konularda ama sonuçta iki karakter bazında düşündüğümüzde bir şeyi veriyor bize. Yani ikisini ayrı ayrı düşünmek doğru değil. Orada birazcık şey durum var. Hani “parçaların toplamı bütünden bağımsızdır” gibi düşünmek lazım. Çünkü Ali ve Reza’yı ayrı ayrı birbirine düşünmemek lazım. İkisini bir arada düşünmek lazım. Filmi izleyen zaten ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Yani dolayısıyla iki karakteri birbirinden hiçbir şekilde ayıramayız. Bence Ali Reza kendi içindeki bu ikiliği “gerçekten nereye götürebilirim?” diye düşünerek yola çıktığı için böyle bir twist yaşıyoruz filmde.
Reza, Ali’nin bastırdığı öfkeyi tetikleyen ve onun karanlık yanını ortaya çıkaran gizemli bir karakter. Reza’yı canlandıran Erkan Kolçak Köstendil ile birlikte çalışırken, etik sınırları zorlayan bir karakterin izleyicide hala empati uyandırmasını sağlamak için nasıl bir oyunculuk dili benimsediniz? Bu gerilimli ilişkinin duygusal dengesini nasıl kurdunuz?
Ali Reza bizden her şeyin olabilecek en doğal haliyle gerçekleşmesini istiyor. Bütün sahnelerin, her şeyin yani klişeye kaçabilecek en ufak bir iç çekmeden bile korkunç derecede rahatsız oluyordu. Yani bir şey yaptığınız zaman eğer onu bir yere götürüyorsa; böyle bir şey insanlara bir şey anımsatacak ya da böyle ufacık da olsa yapay olduğu düşünülebilecek küçücük detaylardan bile tekrar tekrar aldık. Yani böyle küçücük küçücük ayarlamalar yaparak geçirdik. Çünkü zaten kendisi filmde formla yeterince oynuyor. O yüzden bizim performanslarımızın, herkesin, bütün durumun, yani o mekanın içindeki son derece organik, sanki kendi içinde akan bir hayata çaktırmadan kamera koymuşçasına olmasını istiyordu. O yüzden hep onu yakalamak için uğraştık.
Filmde, erkek egemen bir toplumda kadınlara yüklenen görünmez sorumluluklar öne çıkıyor. Ali ise bu yükten kaçıp Amerika’ya giderek kendini koruyor. Bu bir erkek ayrıcalığı olarak da yorumlanabilir. Sen Ekin olarak bu kaçışı nasıl okuyorsun? Ali’ye kızıyor musun, yoksa anlayabiliyor musun?
Ben Ali’yi çok iyi anlıyorum. Zaten Ali’yi çok iyi anladığım için de bu kadar bağı kuruyorum senaryoyla. Ali Reza’nın hikayesini benim hikayem kadar benimsiyorum. O yüzden kesinlikle Ali’ye baktığım zaman benim için de aslında yeni pencereler açıyor. Çünkü illaki seni üzerine düşünmeye sevk ediyor. Gerçekten de dönüp “bir şeylerden ne kadar kaçtın, ne zaman kaçtın?” oturup düşünmene vesile oluyor. O yüzden tabii ki yani ben hem içine girmeyi tercih ettiğim için hem Ali Reza böyle benim de ortaklık kurabileceğim bir hikayeyle geldiği için, dediğin gibi kendimi keşfetmeme olanak sağlıyor. O yüzden müteşekkirim yani.
Ali’nin üniversitede bir hocayla konuşurken çocukluğunu ve babasıyla ilişkisini açığa vurduğu sahne, onun dönüşümünün en güçlü anlarından biri. Sence bu tür derin açılımlar için her zaman Ali’ninki gibi sarsıcı ve yıkıcı süreçlerden geçmek mi gerekiyor?
Ya ben de dediğim gibi Ali ile bağ kuran bir insan olarak ben de genel olarak hayatta kalma stratejisi olarak kaçışı tercih ediyorum ama çözmüyor işte problemleri ve bazen bir şey yapmak için yıkmak gerekiyor. Yani benim de hep tercih ettiğim bir şey değil. Ben hep “arada ne var, ara yollar ne, gri ne var burada, nasıl çözümler olabilir?” gibi düşünen biriyim ama bazen evet, yani bir şeyi arkada bırakmak gerekiyor. Bu da hiç kolay bir şey değil.
Filmdeki ”Işığı öldür” cümlesi çok güzel bir metafor. Bu, Carl Jung’un ”gölge kimlik” kavramını çağrıştırıyor. Senin hayatındaki yüzleşmekten kaçındığın, bastırdığın ya da zamanla dönüştürmeyi öğrendiğin ”gölge” tarafların oldu mu? Oyunculuk, bu gölgelerle temas kurmanın bir yolu haline geliyor mu senin için?
Evet. Aslında fark etmeden dolaylı yoldan cevaplamış gibi oldum bu soruyu. Evet. Oyunculuk o açıdan hem fiziken hem de mental olarak ya da ruhen diyeyim hadi, kendinizi keşfetmenizi sağlıyor. Çünkü çeşitli birbirinden alakasız yollarla sürekli sınıyorsunuz kendinizi ve yepyeni bir şey öğrenmeniz gerekiyor. Yeni bir tarafınıza dair düşünmeye zorlanıyorsunuz hikayeler üzerinden. Dolayısıyla evet, oyunculuk biraz yolculuk da gibi.




